İnsan hayatının bir kaç saat hatta bir kaç dakika içinde nasıl değişebildiğini daha önce defalarca tecrübelemiştim. tabi s.keyim böyle tecrübeyi, orası ayrı.
Gece yani dün gece, çat kapı annem geldi. Atina'dan. bir bavulla ve kocaman bir sırıtışla. şuanda e2'de rachelray'i izliyor. yaptığım yeşil çayı içerken arada bana göz atıp o sinir bozucu gülümsemesini korumaya çalışıyor.
ve takvimlerin ibreleri geri geri işliyooorr.. (evet benim sadece saatlerimin değil takvimlerimin de ibreleri var)
ben küçücük bir kızım, saçlarım daha yumuşak, daha kıvırcık ve sapsarı.. ve bu sevgili kadın aynı bugün 45inde olduğu gibi o zamanlar da, uzun boylu, siyah gür saçlı, ak tenli, kocaman gözlü ve müthiş seksi bir kadın. (eninde sonunda annemdir, düşüncelerine sınır koy, oyarım!) benim bir oraya bir buraya savrulan bir yaprağa benzeyen hayatımda bir yerlede hüküm sürmeye çalışıyor! ama bir yerlerde şunu unutuyor ki; ben onun genlerini taşıyorum. Özgür, inatçı, muzip ve evet itiraf ediyorum biraz da seksi =P
kulaklarımda çınlayan şunlar;
-ege, bebeğim, sana harika bir elbise aldım. haftasonu klüpte giyebileceksin.
klüp. tanrım! mideme ağrılar mı giriyor ne. binlerce kapitalist adamın toplaştığı, güzel kıyafetler içinde ve güzel içkiler eşliğinde kendilerini tamamen sosyal bir bok sanıp aslında benim gözümde (ve bir çoklarının) bir bok kadar bile değerli olmadıklarını bilmeden gülümsüyorlar. varsın gülümsesinler. ben de gül kurusu elbisemi giyiyorum. Amerika'nın batısında 16larında SOSYETEye takdim edilen kızlar misali, bir tek kavalyem eksik ve tabi dansımız. Dans derken evet bu tam eksik olmayabilir düşününce.
o klüplerde bacardi içen insanları düşününce bacardiyi bile sevmiyorum. taşkın abiyle ilk karşılaşmam geliyor aklıma (klüp işletmecisi, özel müşterileriyle kendi ilgilenir)
-ne alırsınız küçük hanım?
-bacardi lütfen. (havalara bak)
-hmm. size bacardinizi nasıl sunayım istersiniz?
-sade lütfen.
-portakal ilave etmek için ısrar edeceğim.
-peki portakallı olsun.
tanrım, hayatımın ilk bacardisiydi tamam mı? neyli olabileceğini düşünmedim bile. çilekli mi demeliydim? limonlu mu? sütlü? keşke bira isteseydim ama annem tembih etmişti. bira istemeyeceksin. sanki istesem verecekler.
şimdi şu koltukta ayak parmakları arasında pamuklarla ojelerini kurumaya terketmiş kadına bakıyorum da. ''hadi anne, bir bira açalım nasıl olsa klüpte değiliz'' demek geliyor içimden. ama hayır. ikimiz de buna hazır değiliz sanırım.
takvimin ibreleri kıçımı kovalıyooorr..
Frank Sinatra'yla ilk tanışmam. Klüpte uzun zamandır bir adam çalıyorlar. Sesi pamuk gibi. O çalınca klüp aniden bir Broadway Müzikali'ne dönüşüyor. Ben muhtemelen viskiyle çoktan tanışmışım. İki parça buz ve sanki bilmiyorum biraz da soda karıştırılmış. umursamıyorum. Sinatra için gidiyorum artık klübe.
kulağımda çınlayan bişeyler var:
-egecim, bebeğim, iki hafta daha çalışmalıyım sonra seninle bir kaçamak yapalım mı?
-olur anne. nereye gideceğiz?
-kaş diyorum. ne dersin?
-çok iyi.
-alışverişe de çıkarız. hem saçlarını kestirmemizin zamanı gelmemiş mi sence de?
-gelmemiş anne. saçlarımı uzun seviyorum.
-ama karmakarışık gözüküyorlar.
-anne daha 12 yaşındayım. başka ne zaman karmakarışık gözükeceklerdi zaten??
hayatımda bir defa bile bir kuaföre girip fön çektirmedim. annemin de bana bunu yapmasına izin vermedim. onları doğal seviyorum. okulların balolarında bile salık bıraktım ya da (şaka yapmıyorum) siyah lastik bir tokayla yukardan bi yerden topladım onları. bu yüzden o sürekli benden utanmıştır belki de. bak şunu da hatırlıyorum;
dayım: nasıl istiyorsa öyle olsun abla. zaten bu yaşta onu süslü bebeklere çevirme!
annem: öyle deme. bir kız çocuğu o. bakımlı olmalı, temiz ve şık görünmeli. seçkin olmalı anlamıyorsun.
dayım: iyi de pis bir çocuk değil zaten. ruj falan da sürüyor. ağlattığına değecekmi iki tane saç maşası?
annem: nasıl biliyorsanız öyle yapın. söyle ona ağlamasın artık. kuaföre falan gitmiyoruz!
yufka yürekli annem benim :) hahaha. peki ne demeli şu an benim halime? evet. annemin atinadan aldığı mavi bir elbise var üzerimde, yalan söyleyemem elbiseyi çok beğendim. ve sanırım bir servet döküp aldığı gözlüklerimi de beğendim. diesel. bana sürekli gülümsüyor böyle olduğumda. saç bakım kürleri, kozmetik ürünler, sağlıklı ve şık görünen makyaj malzemeleri, aklınızı hayalinizi donduracak kadar gereksiz bir sürü ıvır zıvır. anlamıyorum böyle şeylerle nasıl mutlu oluyor!
iki şişe johnny walker getirmiş bana. dediğine göre 20 kg sınırını aştığı için pahalıya mal olmuş. sanırım hayatım boyunca ondan aldığım en güzel ikinci hediye bunlar. birincisi adım. adımı seviyorum. Ege.. Egeeee, bebeğim.. hahaha:D seslendi bak.
iki gün sonra gideceğini söylüyor. umarım gider. öyle deme onu severim sadece rahatsız olmasını istemem. ona göre bir yer değil benim evim. tamam temiz ve seçkin bir ev. ama kuralları onun koymasına dayanamam ve öyle olunca da kavga edip huzurunu kaçırmak istemem. kıbrısa gideceğini söylüyor. bana kalırsa bir erkek arkadaşı var. kıbrısta evet.. bunu hemen araştırmalıyım =D
hah, unutmadan. dün gece saat 2 civarlarında Ralph, Don ve Nisan buraya geldiler. Ben annemin evde olduğunu ve uygun olmadığımı söylemek üzereydim ki annem o güzel ağzını açtı; ''kalsınlar tatlım, zor durumda kalmalarını istemeyiz. hem nisan'ı özlemiştim''
Tanrım. ne garip bi geceydi. Ralph düşünebiliyor musun? 7 ay peşinden koşup tam ağıma düşürdüm derken bırakıp gittiğim adam. ve annem.
-mrs. bahar, I just want to say that I could guess..clearly..hmm.that..Ege must has such a beautiful mother such as.. I mean, like you :D
-oh, thank you Ralph. Ege bunu duydun mu :)
YALAKA!. Ama bilmiyorsun. Onda da benim genlerim var. böyle şeylerden asla etkilenmez. etkilenmiş görünür sadece.
bu arada babamı özledim. ve bir arkadaşı. evet Soysuzlar Çetesi'ni beraber izlediğim o adını bilmediğim arkadaşı. Onu özledim çünkü babamı özledim. Yani bunu anlamadın biliyorum. Ama o aynı babama benziyordu. Yani tipi değil. anlıyor musun? sinema kültürü, konuşma tarzı, bana sesleniş tarzı, ani çıkışları, bazı şeylere tepkileri, tavırları, ağzından çıkan bir çok kelime... hep babamınkilere benziyordu. bunu yeni farkediyorum.
takvim ibresi benim pek mutlu olduğum zamanlarda geziniyoorr.
-eylem. bu gün seninle sinemaya gidelim mi?
-olur baba. paramız var mı peki?
-dostumuz var ;)
-ahh, özgür abinin sinemasına mı gideceğizz.
-filmleri sen seçersin.
- harika. animasyon oynadığını duymuştum.
istediğim kadar geğirmeme ve insanların içinde kaşınan bi yerlerimi kaşımama izin verirdi. gazlı içecek içebilir, zararlı şeylerde de yiyebilirdim. Pantolon giyer, küpe takmak zorunda kalmazdım. ve en harikası saçlarım. istediğim kadar karışık kalabilirlerdi. ki hep kaldılar zaten. hep animasyon izlerdi benimle. 101 dalmaçyalıyı defalarca izletmiştim ona.. düşündümde çocuklar bazen acımasız olabiliyor.
-baba ben büyüyünce evlenicem
-evet bunu biliyorum eylem :D
-kiminle olduğunu sormayacak mısın?
- ah, bir aday olduğunu bilmiyordum.
- evet. (burda başım dik, çok gururluyum) red-kit le babacığım!
-red-kit mi? bir kovboyla yani.
-evet ama annemse sakın söyleme.
-:D söylemem. o zaman. hadi bakalım at çiftliğine gidelim. onunla evleneceksen iyi bir sürücü olman gerekir.
başka yerde hiç o kadar mutlu olmazdım. at çiftliğindeki kadar yani. bir atım bile vardı orda. bembeyaz. adı hayalet! sonra öğrendim ölmüş. bir daha da gitmedim oraya. zaten taşınmıştık..
ah, bu kadın şimdi çaresiz ev kadınlarını izlemeye başladı. oysa ben weeds izleyelim anne desem kaç dakika katlanır acaba :) neyse ben de dönüp ona katılsam iyi olcak.
bu arada. Ralph artık umurlarımın uçlarında bile gezinemiyor.
bu arada adam, çok yakınlarımda öyle hissediyorum.
ve bu arada tüm bunları yazarken, Sinéad O'Connor 'da DADDY I'M FINE dinliyor olmam ne hoş olmuş değil mi?
ve son bu arada; baba ben gerçekten iyiyim. oluyorum yani :P